Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Ama ne var ki, çok geçmeden bu sevincimiz, yerini karamsarlığa, ümitsizliğe bıraktı. Devrimci halkların yer yer çapulculuklarına tanık olduk. Harekete yön verenlerin tutum ve davranışları, bizleri kimi zaman sevindirdi, kimi zaman da üzdü! En başta “İslâmî uyanışı” çağrıştıran hareket, ABD ve BATI maiyetinde, sanki rayından çıkmaya başladı.
Neticede, Kuzey Afrika’nın yiğit evlatlarının, bu mukaddes yolda sahipsiz, öndersiz kaldıklarına, o yüzden de adeta “savrulmuşluk” görüntüsü içinde olduklarına şâhit olduk…
Bu durum, elbette hareketin “Ulemâ önderliği”nden yoksun olmasından kaynaklanıyordu. Hareketin en ön saflarında yer alması gereken ulemâdan iz eser yoktu!
Bunun da sebeplerini, bölge halklarının bağlı bulundukları “Sünnî” gelenekte aramak daha doğru ve yerinde olacaktır.
* Hanefî mezhebinin üstadı İmâm Ebû Hanîfe, bir devlet başkanının “âdil” olmasını şart koşar, her çeşit zorbalığa ve zorbalara itiraz ederdi. Zâlimlerin yönetimini meşru görmez, şartlar olgunlaştığı takdirde onlara karşı ayaklanmanın vücûbuna inanırdı. Ebû Hanîfe’nin bu yolda nelere maruz kaldığı, ne çileler çektiği, ilgili herkesin malumudur… [1]
Ebû Hanîfe’nin, Ehl-i Beyt ve Mu’tezile fıkhına da paralel düşen bu dik, onurlu duruşunu sahiplenen tek kişi, mezhebin ilk dönem önde gelen müctehid fakihlerinden Ebûbekr er-Râzî el-Cessâs’tır (–370 / 980). [2]
Ne var ki, el-Cessâs, her türden zorbalığa karşı bu onurlu, dik duruşu yüzünden, kimileri tarafından –ne yazık ki– “itizâle meyilli” fikirlere sahip olmakla “suçlanacak” ve kitaplarını okuyacak olanlar, adeta “dikkatli” olmaları yönünde uyarılacaktır. [3]
[Doğrusu el-Cessâs, itikâdî açıdan gerçekten de Ehl-i Beyt ve Mutezile ile paralellik arz eden, klasik Ehl-i Sünnet söylemlerine aykırı, Hanefîlik içinde de orijinal sayılabilecek pek çok “özgün” düşüncelere imza atmış birisidir. Âcizane, onun bu türden 10 kadar görüşünü tespit etmiş durumdayım.]
Ha, bir de İbn’ül-Hümâm’ın (–861 / 1457) bu yolu kısmen devam ettirdiğini söyleyebiliriz. (bk. Feth’ul-Qadîr: VI, 102)
Diğer Hanefî âlimlerinde bu duruşu görmek maalesef pek mümkün değildir!
* Yine örneğin İmâm eş-Şâfiî (–204 / 820), kısaca “eşkıya, âsî” olarak anlayabileceğimiz “bâğî” kavramını “Âdil yöneticiye karşı ayaklanan” biçiminde tanımlar. (el-Ümm: IV, 228) Böylece zâlim ve zorbalara karşı ayaklananları “bâğî” kapsamının dışında tutar.
eş-Şâfiî’nin orijinal fıkhı budur. Bu fıkhî geleneğe sâdık kalan bir el-Müzenî (–264 / 878), bir de sonrakilerden İbn Qâsım el-Ğazzî’dir (–918 / 1512). [4]
Şimdi Şâfiî fıkhında yaşanan dejenerasyona bir bakalım: İşe evvelâ yukarıdaki tanımdan “âdil” olma şartını kaldırmakla başlanır. [5]
Peşinden, bir öncekilerin araladığı bu kapı sonuna kadar açılır ve “Âdil olsun, zâlim olsun; yöneticiye karşı ayaklananlara bâğî denir” tanımı getirilir. Esefle belirtelim ki, Şâfiî fıkhına damgasını vuran tanım da bu tanımdır. [6]
Sözün kısası, her iki mezhebin sonradan gelen âlimleri, üstatlarının yolunu aynen sürdürmeye pek niyetli ve kararlı görünmüyorlar.
Şimdi, “zâlim iktidarlara karşı ayaklanma” konusuna Sünnî gelenekte nasıl bakılıyor; bir de ona bakalım:
* Şu anki hâliyle, Hanefî mezhebinde, imamlarının yoluna rağmen, zâlim yöneticilere karşı ayaklanmanın câiz olmadığı yönünde fetvalar verildiğini görüyoruz! Mezhebin ilk dönem meşhur hadis ve fıkıh âlimlerinden Ebû Ca’fer et-Tahâvî (–321 / 933) bakın ne diyor:
“Bizler, zulmetseler bile, devlet başkanlarımıza ve emir sâhiplerimize başkaldırmayı câiz görmeyiz. Onlara beddua da etmez, kendilerine itaatten el çekmeyiz. Onlara itaati, Allah’a itaatten sayıp farz biliriz!..” (el-Aqîde et-Tahâviyye: s. 301)
İbn Âbidîn’in oğlu Alâüddîn Efendi de aynı sözleri tekrarlıyor. (el-Hediyyet’ül-Alâiyye: s. 376) [7]
Zâlime karşı “haklı” bir ayaklanma vuku bulduğunda, çoğu Hanefîler, halka evlerine kapanmalarını; etliye sütlüye karışmamalarını önermektedirler! [8]
* Mâlikîler’de de durum bundan pek farklı değil! Onlara göre de bir devlet başkanı âdil ya da zâlim olsun; ona başkaldırmak câiz değildir! [9]
* Şâfiî mezhebinde de “Zâlim yöneticilere itaatin farz, başkaldırmanın haram” olduğu apaçık belirtilir. [10] Bu da yetmez, kimileri bunu “olmayan” icmâ ile de pekiştirir! (el-Eş’arî, en-Nevevî, İbn Hacer ve el-Heytemî gibi.)
* Hanbelîlerde durum biraz daha vahim görünüyor. Ahmed b. Hanbel (–241 / 855) bakın neler diyor: “Devlet başkanları, âdil olsun, fâcir olsun; sözlerini dinleyip itaat etmek gerekir… İster halkın rızasıyla, ister zorbalıkla yönetimi ele geçiren bir devlet başkanına karşı ayaklananlar, Müslümanlar arasında ihtilâf çıkarmış, Rasûlüllâh’ın (s.a.) hadislerine muhâlefet etmiş demektir. Bu yolda ölen, câhiliyye ölümüyle ölmüş olur! Sulta sahibiyle savaşmak ve ona karşı başkaldırmak câiz değildir. Bunu yapanlar sünnetten çıkmış, bid’at ehli olmuş olurlar!” (Usûl’üs-Sünne: I, 42-46) [11]
Kısacası Sünnî gelenekte; Hanefîlerden el-Cessâs ile İbn’ül-Hümâm, Mâlikîlerden Sahnûn (–240 / 854) [12], Hanbelîlerden İbn Aqîl (–513 / 1119) ile İbn’ül-Cevzî (–597 / 1201) [13], birde şu an yeryüzünde müntesibi bulunmayan Zâhiriyye mezhebi [14] dışında; zulüm ve istibdât kokan yönetimlere karşı ayaklanmaya yeşil ışık yakan bir Allah’ın kulu yok gibi!
Şimdi bu durumda, Kuzey Afrika’nın yiğit evlatları ne etsin! Çobansız sürü misali, oradan oraya savrulmayıp da ne yapsın?
Bu mazlum, gariban halklara, bu haklı ve kutsal yolda kim öncülük edecek, kim onların ellerinden tutacak:
Kendilerine “Evlerinize kapanın; etliye sütlüye karışmayın!” deyü fetva veren fakihler mi?
“Müstebit yönetimlere karşı harekete geçmek haramdır!” demekle kalmayıp, bunu bir de olmayan “icmâ” ile pekiştiren ulemâ mı?
“Zâlimlere, zorbalara karşı ayaklanmak bid’attir, sünnete muhâlefettir!” diyerek; ayaklanan devrimci halka “sapık” gözüyle bakan Selefî Hanbelîler mi?...
İlim irfan sâhibi ulemâ öncülüğünde hareket edildiğinde:
– Kişiler şahsî kanaatlerine dayanarak cinâyet işleyemezler, arabaları yakamazlar. Mağazaların camlarını indiremezler, talana kalkışamazlar. Üzerine sarılı bombayla, masum halkın arasına, pazar yerlerine ve ibâdet mahallerine dalarak katliam yapamaz.
Çünkü hiçbir toplumda, iyi günde ve kötü günde hep halkının yanında bulunan ve halkın severek sahiplendiği hiçbir âlim, bu türden taşkınlıklara asla izin vermez.
– Bu hâliyle hareket, temel insan haklarına da uygun düşeceği için; hem dünyanın bütün ezilen halklarının, sivil kuruluşların desteğini alır, hem de dünya kamuoyunda İslâm’ın ve Müslümanların imajı lekelenmez.
– Devrimci halklar, büyük şeytanların, sömürgeci güçlerin oyuncağı olmazlar. Kendilerini, büyük şeytanların, hâin odakların ve daha önemlisi, “namazlı, abdestli” laiklik ihracatçılarının sinsi tuzaklarına kaptırmazlar.
– Hareketin başarıya ulaşma olasılığı kuvvetlenir. Zira Allah (a.c.), böylesine samimiyet dolu çabaları asla boşa çıkarmaz.
Şiî İslâm dünyasının en önemli özelliklerinden birisi “ulemâ” önderliğinde hareket ediyor olmalarıdır. O yüzden İran İslâm inkılâbında, halkın, bölgede gördüklerimiz türünden taşkınlığına, terör eylemlerine asla şâhit olunmamıştır. Yine Bahreyn halk ayaklanmasında, devrimci halkın, askere ve polise karşı bir bıçak bile taşımadıkları bilinmektedir. Zira bu hareketi yönlendirenler de halkın içinden olan Şiî âlimlerdir.
İşin gerçeği, Sünnî ulemânın karnesi bu noktada “kırıklarla” dolu!
Sünnî âlimler karnelerindeki bu kırıkları düzeltmek ve halkın güvenini yeniden kazanmak istiyorlarsa:
1. Sünnî ulemâ, öncelikle Saqîfe’de ellerinden kaçırdıkları ipin ucunu tekrar yakalamanın, yeniden ele geçirmenin yollarını aramalı. Ehl-i Beyt’ten istifâdeyi sadece Şia’ya bırakmamalı.* Çünkü Ehl-i Beyt hiç kimsenin tekelinde değildir. Ehl-i Beyt, Şiîsiyle, Sünnîsiyle; bütün Müslümanların ortak değeridir.
Ulemâ, bu noktada komplekse düşmeden, Şiî âlim ve müctehidlerin bilgi ve tecrübelerinden yararlanabilir.
2. Cesur bir hamle ile, ictihâdın önüne konan “sanal” engelleri kaldırarak, müctehid olabilecek âlimlerin önünü açmalı; böylece dinimizin şartlara uygun, daha özgür yorumlanabilmesine zemin hazırlamalılar.
Zira bu kapı açılıp ictihâdî ehliyet elde edilmeden, ilimde bağımsızlık elde edilemez. Dine sokulan hurafeler ancak bu yolla temizlenebilir.
3. Ümeyye oğullarının eseri olan, zorba yöneticileri sevindiren [15]; akla, kitap ve sünnete ters düşen bu vb. hurafelerden ivedilikle kurtulmalılar.
4. Ulemâ, ezilen, çilekeş (mustazaf) halkların, kendilerini ezen zâlimlerden ve zorbalardan “intikam” almalarının önünde durmamalılar. Onları, Allah’ın kendilerine “ana sütü” kadar helal gördüğü bu haktan mahrum etmemeliler. Bilakis bu mukaddes yolda onların arkalarında değil; yanlarında, daha doğrusu “önlerinde” yer almalılar.
5. Bundan böyle, kendilerinin “Kapıkulu” değil, “Allah’ın kulu” olduklarını göstermeliler. Bunun için, olaylar karşısında, içinde yaşadıkları devletin “resmi ağzı” gibi konuşmamalılar. Hiç kimseden korkmadan ve çekinmeden, sadece Allah’a hesap verecekleri bilinciyle, devletlerinden tamamen bağımsız duruş sergilemeliler.
Bu kabilden olarak, ekranlara ve halkın önüne, devletin resmi kıyafetiyle değil, sivil halk kıyafetiyle çıkmalı; böylece halka onların yanında, “onlardan birisi” olduklarını hissettirmeliler.
6. Şu matruş “batı tipi” suratı bırakmalılar artık. Kendilerini Batılılara, Amerikalılara değil, Allah’ın Rasûlü’ne benzetmeliler. Yüce Yaratıcı’nın fıtratlarına kotladığı tellerin yüzlerinde belirip görünmesine izin vermeliler.
7. Irkçı, mezhepçi söylem ve fetvalardan kesinlikle uzak durmalı, bu türden davranışları şiddetle mahkum etmeliler. Bütün dünya Müslümanlarının me